book etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
book etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ekim 2018 Perşembe

CARRIE - STEPHEN KING - SIÇRAMA NOKTASI

Henüz tanınmamış bir yazar olan Stephen King, dördüncü kitabına başladığında telefon hattı kapatılmış, bir treylerde yaşayan ve yazmak için karısının elden düşme daktilosunu kullanan bir İngilizce öğretmeniymiş. İlk üç kitabı defalarca geri çevrilmiş ve bir keresinde o kadar hayal kırıklığına uğramış ki yazmakta olduğu romanın sayfalarını fırlatıp atmış. King’in bu durumuna şahit olan eşi Tabitha sayfaları toplamış, düzene koymuş ve onu devam etmesi yönünde yüreklendirmiş. 




Romanın taslağını tamamlayan King, bu defa da otuz kez reddedilmiş. Sonra nihayetinde bir gün Bill Thompson’dan bir telgraf almış. Neden telgraf peki? Çünkü Thompson, King’e defalarca telefon etmeyi denemiş ama yazarın masrafları kısmak için telefon hattını kapattırdığını öğrenmiş. 




Yolladığı telgrafta şu cümleler yazıyormuş: “Carrie resmi olarak bir Doubleday kitabı oldu. Telif hakları için 2.500 dolar avans. Tebrikler evlat, seni güzel bir gelecek bekliyor, Bill.”


King’i gerçekten de güzel bir gelecek bekliyordu. Zira Carrie 13.000 adet gibi bir satış rakamı yakaladıktan sonra King ve Doubleday, kitabın karton kapaklı bir baskısı için 400.000 dolarlık bir teklif almışlar ve bu parayı da aralarında paylaşmışlar. Yıl sonuna kadar Carrie’nin satışları bir milyon adedi aşmış ve King yüzyılın en çok satan romancılarından biri olmuştu. Sonraki dönemde beş milyon adet satılmış ve roman üç film ve bir tiyatro oyununa uyarlanmış. İşte King’in sıçrama noktası ve kariyerinin başlangıcı olan Carrie adlı kitabının ve yazarın yolculuğu böyle başlamış.  


Hayallerimize giden yolda bazen dünyanın bütün olumsuzlukları bize engel olmak için üst üste geliyormuş gibi hissederiz. Sanki güneşli bir havada sadece bizim tepemizde ve sadece bizi ıslatan gri bulut varmış gibi kötü gider işler. Manevi olarak dik dur hayallerinden vazgeçme derken maddi yönden yerde debeleniyor oluruz. Gittikçe batarız ve gittikçe batırıyoruz gibi de hissetmeye başlarız. Tam bu nokta dibe batmalar durağında ayağımızın yere bastığı noktadır. Oradaki süre boyunca beceriksizsin, işleri batırdın, belki de çok hayalperestsin, bu iş senin neyine gibi acımasız cümleler kurarız kendimize.


Sonra bir an gelir ve biri size güvenir. Yüreklendirir. İçimizde asla vazgeçmek istemeyen o en güçlü parçamıza dokunur. Onu ateşler, yüreklendirir. Kendimize olan inancımızı tazeler, yeniler, daha da güçlü kılar. İşte sıçramak için muazzam güzellikteki o an…


Battığımız yerde tüm karamsarlıklarımızı ve yapamazsınlarımızı  bırakalım, silkelenelim.  Ve sıçrayalım artık…
Unutmayın sıçramak en güzel bize yakışır :)


Sevgiler…

Devamını Oku

8 Ağustos 2018 Çarşamba

BİN MUHTEŞEM GÜNEŞ ( A THOUSAND SPLENDID SUNS) - KHALED HOSSEINI

“Bin Muhteşem Güneş" kitabı, işgal altında çırpınan Afganistan'ı bu kez kadınların gözünden anlatıyor. İki Afgan kadının, beklenmedik şekilde kesişen kaderleri... Savaşın zorlukları ve toplumun baskı altında hem insan hem de kadın olarak var olma mücadelesi...




Khaled Hosseini, ikinci romanı "Bin Muhteşem Güneş" ile muhteşem bir kurgu ve akıcı bir anlatımla, savaşın ve geleneğin pençesinde can çekişen Afganistan'ı, kader ortağı Leyla ve Meryem'in gözünden anlatıyor bizlere.


“Sırrını rüzgara fısıldarsan, ağaçlara söylediği için suçlayamazsın.“


Bu iki kadın, ilk başta, kaderin onlara hazırladıklarından habersiz, umut dolu, kısmen mutlu bir hayat sürüyorlar. Bu sırada, Rus işgaline uğrayan Afganistan'da işler yavaş yavaş değişmeye başlıyor. Genç erkekler vatan savunması için cepheye gidiyor ve pek çoğundan bir daha haber alınamıyor. Leyla, geleneksel Afgan yaşayışına göre daha modern bir anlayışla yetişmiş bir kadın. Giyimi ve davranışları da bu yönde. Özellikle Rus işgaliyle birlikte, kadınların iş sahibi olmasının, okumasının, sokakta rahatça dolaşmasının, kısacası hayata tam olarak atılmasının yolu açılıyor.


“Bir toplumun kadınları eğitimsiz olduğu sürece, başarıya ulaşma şansı yoktur.“


Meryem ise şehirden uzak bir yerde, annesiyle birlikte, babasının yolunu gözleyerek, bir gün şehirdeki güzellikleri ve diğer kardeşlerini görmenin umuduyla geçiriyor günlerini. Başta her şeyden habersiz olan ve saflıkla babasını özleyen, gerçekten sevildiğini düşünen Meryem, aslında yaşadığı o köhne yerde, annesiyle birlikte bir yasak ilişkinin sonucu olmanın cezasını çekmektedir. Benzer bir hikayeyi, "Uçurtma Avcısı" kitabından da hatırlayacaksınız.



“Belki de yüreksizlerin asıl cezası budur: gerçeği, iş işten geçtikten sonra, artık yapılabilecek hiçbir şey kalmadığında görmek, anlamak.“


Leyla ve Meryem, aldıkları eğitim, aile yapıları ve yaşayış tarzları olarak birbirinden çok farklı olsalar da, sadece kadın oldukları için aynı zorlu kaderi paylaşmaları vurgusu da üzerinde durulması gereken noktalardan. Öyle ki, Leyla'nın sahip olduğu eğitim ve modern yaşam tarzı, ona nispeten daha cahil ve saf olarak görebileceğimiz Meryem'le ortak kaderi paylaşmasına engel olamıyor. Savaş ve kadınlara düşman gelenekler, toplumdaki hiçbir kadını ayırmadan, hepsini ortak bir çileye gark ediyor.





TALİBAN HAKİMİYETİ

Siyasi anlamda istikrarın bir türlü sağlanamadığı ülkede, bağımsızlık mücadelesini kazanan Taliban, hakimiyeti ele almaya başlıyor. Herkes artık kurtulduk, bizim çocuklarımız savaşı kazandılar, artık özgürüz diye mutlulukla sokaklara dökülürken, örgütün getirdiği sözde İslam'i yönetim anlayışı altında çok katı kurallarla karşı karşıya kalırlar. Böylece, hayal kırıklıklarıyla dolu olarak farklı bir hayata atılmış olan Meryem ve diğer kadınların az olan hakları da artık ellerinden alınmıştır. Sokakta serbestçe dolaşmak, kocasına karşı koymak ya da herhangi bir şekilde canını sıkmak suç sayılmıştır. Okumak ise tamamen hayal haline gelmiştir.


“Hep kuzeyi gösteren bir pusula ibresi gibi, bir erkeğin suçlayan parmağı da mutlaka bir kadını işaret eder. Her zaman.“


Bu katı kuralların yarattığı baskı yetmiyormuş gibi bu kez de bir iç savaş baş gösterir. Bu noktada kesişir Meryem ile Leyla'nın kaderi ve birlikte dayanışma örneği sergilerler. Zaman zaman özgürlüklerini elde etmek ve yeni bir hayata yelken açmak umuduyla, cesur adımlar atarlar. Kadınlara artık hiç değer verilmeyen bir anlayışın hakimiyetinde, savaş ortamında, kaderin zoruyla da olsa müthiş bir dostluk ve varoluş mücadelesi verirler.


“Bu kentin ne çatılarını ışıldatan aylarını sayabilirsin
Ne de duvarların gerisine gizlenen bin muhteşem güneşi...“


İranlı şair Saib-i Tebrizi'ye ait, 17. yüzyılda Kabil şehri için kaleme alınmış bu beyit, Khaled Hosseini'nin "Bin Muhteşem Güneş" romanına esin kaynağı oluyor. Yazar, başlangıçta bir sahne için kullanmak istediği bu beyitteki son bölümün, sonrasında kitabın adı için de harika bir seçim olacağını düşündüğünü belirtiyor bir röportajında. Belki de çok farklı duygularla kaleme alınmış olan bir şiir, bugün aynı şehrin dramını anlatan bir romanın ismine ilham veriyor böylece. Romanın sadece isim öyküsü bile pek çok değişimi dramatik ve şairane bir şekilde gözler önüne seriyor.


“Sarhoşun günahının bedelini hep ayık öder.“


Bin Muhteşem Güneş, Khaled Hosseini'nin diğer kitaplarında olduğu gibi bir solukta okuyabileceğiniz bir roman. Gerçeklerden yola çıkarak yaratılan kurgu, Afgan halkının yaşadıkları başta olmak üzere, benzer durumda olan tüm coğrafyalarında sesi olma misyonunu üstleniyor. Bununla birlikte kitapta yitip giden veya tutunabildiği son dalda yaşam mücadelesi veren, aşk, umut, dostluk ve hasret gibi insani duygulara da çarpıcı bir şekilde yer veriliyor. Hala okuma fırsatı bulamadıysanız hemen fırsat yaratın ve muhteşem romanı okuyun derim ben.


Kitap kokusuyla kalın...

Devamını Oku

7 Ağustos 2018 Salı

SATRANÇ (Schachnovelle) - STEFAN ZWEIG

“Suskunluğun siyah okyanusundaki cam fanuslu bir dalgıç gibi yaşıyordu insan, kendisini dış dünyaya bağlayan halatın kopmuş olduğunu ve o sessiz derinlikten hiç bir zaman yukarı çekilmeyeceğini ayrımsayan bir dalgıç gibi hatta.. Duracak, görecek, hiçbir şey yoktu, her yerde ve sürekli ve sürekli hiçlikle çevriliydi insan, boyuttan ve zamandan tümüyle yoksun boşlukla…”




Köklerini, bağlarını, aidiyet duygunu ve insani hislerini elinden alarak seni yok etmeye çalışanlara karşı yapılan savaştır bu. Ünlü yazar Stefan Zweig, Satranç adlı kısa romanında dünya ile son hesaplaşmasını yapmıştır adeta. 1942 yılında intihar etmeden önce yazdığı son romanıdır. Avusturyalı bir Yahudi olan Zweig, Nazi rejimi boyunca vatanından ayrı kalmış, çeşitli ülkelerde yersiz-yurtsuz, köksüz bir hayat mücadelesinin içine düşmüştür. Bu sırada, Nazi baskısına karşı net tavır takınmadığı ve hatta işbirlikçi olduğu söylenerek bazı çağdaşları tarafından dışlanmıştır. Sürgün hayatının son durağı olan Brezilya’da eşi Lotte ile beraber intihar eder. Bu son, onu evsiz bırakanlara ve sessiz kaldığı, kaçtığı için suçlayanlara verilen cevaptır. Satranç, yazarın kendisini sürgün hayatı yaşamaya zorlayanlarla, pasif direnişini anlamayarak duyarsız sayanlarla, dünyayı cehenneme çeviren Nazilerle ama en çok da kendisi ile hesaplaşmasını yansıtır. Uzun öykü ve ya kısa roman olarak tanımlayabileceğim bu eşsiz eseri, yazarın hayat öyküsünü dikkate alarak okumanızı tavsiye ederim.


Bir vapurda geçer hikaye. İki ana karakter etrafında yer alır kurgu: Czentovic ve Dr. B. İyi ile kötünün, siyah ile beyazın karşılaşması. Dünya satranç şampiyonu olan Czentovic, yetim kaldığı için bir papaz tarafından büyütülen, zar zor okumayı öğrenebilen, zekası yetersiz, dünyaya ilgisiz, duygusal açıdan da oldukça sığ biridir. Başka tüm alanlara kapalı olan aklının satrançta inanılmaz derecede başarılı olduğu tesadüfen ortaya çıkar. Ancak kabalığı ve kültürsüzlüğü ile sadece paraya önem verir. Dr. B. ise Avusturya’lı bir avukattır. Nazi yönetimi tarafından, saray ve kiliseden olan müvekkilleri hakkında bilgi edinmek amacıyla tutuklanır. Toplama kamplarına gönderilmez ama başka bir psikolojik işkence yöntemi uygulanır: Hiçlik duygusu ile benliğini yok etmek. Tek başına, yanına kalem bile verilmeden, insan yüzü görmeden bir otel odasında yaşamak zorunda bırakılır. Bir gün sorgulama için beklerken bir kitap çalar. Bu kitap, bir satranç albümü, yüz elli ustanın oyunundan oluşan bir toplamadır. Dünyaya tutunacak başka bir dalı olmayan Dr. B., bu kitaptaki her oyunu kafasında defalarca oynamaya başlar. Dünyası siyah-beyaz taşlar üzerine kuruludur artık. Ancak, aklını yitirmemek için sarıldığı bu oyun onu deliliğin sınırına getirecektir.




Dünyayı kana bulayan, acının ve vahşetin doruklarına ulaşılan zamanlardır II. Dünya Savaşı yılları. Ancak kaba kuvvetin yanı sıra psikolojik işkencenin de incelikle uygulandığını göreceğiz. Hem de akla gelebilecek en zekice soyutlama yoluyla… "Bize hiçbir şey yapmadılar, bizi tümüyle hiçliğin içine yerleştirdiler, çünkü bilindiği gibi yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapamaz." diye tarif eder hiçliği Dr. B. romanda. "Cehennem hiçlikten daha iyidir" dediği gibi Bailey’nin.


Czentovic ile Dr. B.’nin satranç maçı anlatılır kitapta. Zweig, siyah ve beyaz taşların mücadelesi adı altında iyi ile kötünün savaşını yansıtmaktadır aslında. Bir anlamda, Avrupa ile Hitler faşizminin müsabakası da diyebiliriz. Zekası yetersiz olmasına karşın tek bir konuya odaklanarak, kurnaz hamlelerle istediği zaferleri elde edebilme imkanını da yansıtmaktadır. Özünde iyi ve uysal olanın, rakibinin yöntemi ile davranmaya başladığında nasıl da hırsa yenilebildiğini, renk değiştirerek kötücül hislere kapılabildiğini görürüz. Kötü olanın duygudan, duygusal tepkilerden uzak olduğu için soğukkanlı şekilde hükmedebildiğini fark ederiz. 


Neden satranç ile anlatılmaktadır bu ezeli rekabet? Sadece taşların siyah ve beyaz olması yeterli mi iyi-kötü karşıtlığını vurgulamaya? Yoksa altmış dört kare - otuz iki taş ile sınırlı gibi görünen oyunun, akılda defalarca kurgulanabilmesi ve düşüncenin gücü ile sonsuzluğa uzanması bir etken midir? Zeki olmak kadar sabır, taktik, rakibinin zayıf yönlerini ve psikolojisini dikkate alarak bezdirme gibi faktörlerin her ikisinde de kazanmak için önemli olması bir neden midir? Yazarın tanımı ile satranç "Bütün karşıt çiftlerin bir kerelik birleşimi" olduğuna göre, hunharca öldürmenin bile vatan sevgisi adı altında yumuşatılmasının, savaşı kabul edilebilir kılmanın simgesi olabilir mi?


Büyük bir ikilemi, zıtlıkların bileşimini, dünya tarihini değiştiren oyun ve taktikleri sembolik bir dille kurgular Zweig romanda. Eşsiz bir dil ve harika bir anlatım. 


Usta yazarın veda mektubu, belki de son dersi diyebilirim bu kitaba…

Bir solukta okunup bitirilen ama etkisi ve tadı sonsuzluğa doğru büyüyen… Aynı satranç gibi…

Kitap kokusuyla kalın :)



Devamını Oku

5 Ağustos 2018 Pazar

İNSANIN ANLAM ARAYIŞI (MAN'S SEARCH FOR MEANING) - VİKTOR FRANKL

Victor E. Frankl’ın ‘İnsanın Anlam Arayışı’ adlı kitabı üç bölümden oluşur. İlk bölümde yazar toplama kampında yaşadıklarını anlatır. İkinci bölümde ise toplama kampında yaşadıklarından elde ettiği öğretilerle kendi kuramını oluşturduğu Logoterapi’ den bahseder. Son bölüm olan üçüncü bölümde ise insanın hayatın acı yönlerine karşın nasıl iyimser kalabileceğine ilişkin düşüncelerini paylaşır.




Kitabın ilk bölümü: Toplama Kampları:

Toplama kampına gelişiyle birlikte ailesiyle olan bütün bağlarından uzakta, kendisi gibi kader mahkûmu insanların arasındadır. Burada eskiden ne kadar iyi bir doktor olduğunun, nereden geldiğinin bir önemi yoktur. Onu, diğer tutuklulardan ayıran tek şey hayatta kalmak için neler yapabileceğidir. Bu acımasız yerdeki hayatta kalma savaşında onu motive eden şey hayata yüklediği anlam olur. Bu mücadelede güçsüzlüğe, hastalığa, dinlenmeye yer yoktur. Toplama kamplarında her kim fiziksel olarak güçsüz ve ağır koşullarda çalışamayacak bir durumdaysa onlar daha bu mücadeleyi başından kaybedenlerdi, onlar gaz odalarında yakılarak vahşice öldürülenler, kadere boyun eğmek zorunda kalanlardandı. Bir de bu mücadelenin ilerleyen dönemlerinde elenenler vardı. Onlar bir gün kurtulacakları ümidiyle yaşayan ancak bu beklentilerinin acı bir şekilde gerçekleşmediğini gördükçe önce bütün ümitlerini sonrasında hayatlarını kaybeden insanlardı. Ya intihar ediyorlardı, ya da krize girip günlerce yataklarından çıkmayıp acınılası bir durumda kendilerini ölüme mahkûm ediyorlardı.

Hayat şartlarının bu kadar olumsuz olmasına rağmen bu mücadele nasıl yürütülebilirdi? Yazar bu sorunun cevabını etkileyici örneklerle verir. İnsanın hayatta her şeye alışabileceğinin ve her koşulda kendini savunabileceği güce ulaşabileceğinin kanıtıdır bu kitap. Peki nasıl? Tabii ki, hayata verdiğimiz anlamla... Yazar toplama kampına götürülmeden önce yazmakta olduğu kitabını kaybetmekle yaşadığı üzüntünün tesellisini tekrar bu kitabı yazabilecek olmanın hayaliyle avutur. Ve bu onu güçlü tutar. Yazarın kendisiyle ve kamp hayatıyla verdiği bu mücadeleyi onurlu bir şekilde devam ettirmesiyle, bize bir ‘insanlık’ dersi de verir. Yazar, kampta doktor olarak da çalışmıştır ve bu dönemde kamptan kaçma ve kamptaki hastalara yardım etmek arasında bir seçim yapmak zorunda kaldığı zaman, kampta kalıp o hasta insanlara yardım etmeyi seçmiştir.

Yazarın önemli bir ifadesi de bana göre iki türlü insan ırkı olduğunu söylemesidir. ‘Soylu insan ırkı’ ve ‘soysuz insan ırkı’ diyerek ayırdığı bu iki insan topluluğun farkı sadece onurlu bir hayat ve insanlıktır. Bir insanın toplama kampında bile nasıl onurlu olabileceğini ifade etmek amacıyla bu terimleri kullanmıştır. Bunu ifade etmek için şu karşılaştırmaları yapar. Gaz odalarını icat eden de insandır, gaz odalarına duayla ve gururla yürüyen de insandır. Toplama kamplarında artan ekmeğini paylaşan gardiyanlar da insandır, şiddet uygulayan, onları aşağılarcasına davrananlar da insandır. Onurlu olan insan hiçbir şartta onurundan vazgeçmeyecektir. 

Yazar her acıya bir anlam yükler, önemli olanın bu acıları çekerken bu acılardan ne anlam çıkardığımızdır ona göre. Eğer bu acılar bize bir anlam ifade etmiyorsa, bizim hayattaki varoluşumuza ilişkin öğretide bulunamaz. Bu nedenle, acıyı hayattan çıkarmaya çalışmaz veya onu görmemezlikten gelmez, acıda da bir anlam olması gerektiğini vurgular. Bu düşünceler ışığında benim de fark ettiğim gerçek şudur ki, acılarla mücadelemizde insan oluruz veya insanlığımızı kaybederiz ve acılara olan dayanıklılığımız belirler hayatımızı. İçimizdeki onurlu insan, acılarla mücadele etmeyi bilen ve bu acıların bir anlamı  olduğunun farkında olan insandır. Bu bakış açısı aslında kitabın en güzel mesajlarından birini vermektedir. Bizi biz yapan şeyler de zaten yaşadığımız acıların ardından gelmez mi, bizi hayata verdiğimiz anlam yaşamak için istekli kılmaz mı? Hayatla olan mücadelemizde uğruna feda ettiğimiz her şey, işte bu anlamlar içindir. Eğer bu anlamlar olmazsa bizde yaşamak için bu mücadeleye sarılmazdık. Hayatlarında boşluk yaşayan insanlar ya da hayata artık bir anlam yükleyemeyen insanlar değil midir intihara teşebbüs edenler? Kitapta acılarla ilgili o kadar güzel sözler var ki bunların hepsi bize yol gösterici olabilecek niteliktedir. ‘Acı duygusu, buna ilişkin net ve kesin bir tablo oluşturduğumuz an, acı olmaktan çıkar’ sözü gibi. Yazarın bir diğer düşüncesi de geleceğe yönelik anlamlar ve nedenlerimiz olmasının varoluşumuzun kurtarıcısı olduğunu söylemesidir. Bu bakış açısını güzel bir sözle ifade eden ünlü filozof Nietzsche’ nin ‘Yaşamak için bir neden’i olan kişi, hemen her nasıl’a dayanabilir’ sözü aslında bu anlatılanları en güzel ve yalın şekilde özetlemektedir.

Yazar, tutukluları umutsuzluktan koruyan şeyin, acılara katlanmak ve bunu kaderleri olarak kabullenmek olduğunu söyler. Bu da yazarın kadere inandığını ve onunla barışık olduğunu göstermekle beraber, acıların hayatımızın bir parçası olduğunu kabullenmemiz gerektiğini vurgulamaktadır. Yazar varoluşumuza bahşettiğimiz anlam ve hayata olan bağlılığımız arasındaki ilişkiye dair kendi düşüncelerini belirtirken bu konuda verdiği çarpıcı bir gözlemle bu ilişkinin doğruluğunu bize kanıtlamaktadır. Yazar, 1944’ ün son haftasıyla 1945 ilk günleri arasındaki ölüm oranının, önceki ölüm oranlarından çok büyük bir artış gösterdiğini şu şekilde yorumlamaktadır: ‘Bunun nedeni tutukluların çoğunun, yılbaşına kadar tekrar evlerinde olacağı yolunda safça bir umutla yaşamış olmalarıydı. Yeni yıl yaklaştıkça gelen haberler cesaret verici olmadığı için, tutuklular cesaretlerini yitirmiş ve hayal kırıklığına yenik düşmüşlerdi. Bu da direnme güçleri üzerinde tehlikeli bir etki yaratmış ve birçoğu ölmüştü.’


Kitabın ikinci bölümü’nün adı: “Genel İlkeleriyle Logoterapi “

Logoterapi, “Anlam kazandırma yoluyla terapi”dir. Geçmişe değil geleceğe yönelim vardır, gelecek için bulunan yeni anlamlar bu terapi yönteminin başlıca temasıdır. Ayrıca Logoterapi “yeniden insanileştirici” ekol olarak da tanımlanır; kişi suçluluk, eksiklik, acı ve sıkıntılarla yoğrulmuş olsa bile, kendi hayatıyla yüzleşmelidir. Bu kavramın insana yüklediği en büyük görev, sorumluluk bilincidir. Kişi sorunlarını, varoluşunun anlamları üzerinden değerlendirir ve onlarla baş etmeye uğraşır. Logoterapi’nin asıl işlevi, insanın hayatına anlam kazandırabileceği amaç ve hedefler bulmasını sağlamaktır. Güçlü bir motivasyon değerine sahip olan Logoterapi, “Anlam istemi”yle, kendisini “anlam arayışı”na bırakır. İnsan; kaotik, sıkıntılı ve gerilimlerle dolu bir hayattan kaçmak yerine uğrunda ter dökeceği, gerekirse acı çekeceği bir anlam ve bir sebep bulmalıdır. Bu sözleri takdire değerdir ve yaşadığımız zorluklara kazandırdığı yeni bir perspektifle birlikte aslında bizi hayata karşı güçlendirebilecek bir öneri sunmuştur.


Kitabın üçüncü ve son bölümü: İyimserlik 

“Her şeye karşı yaşama Evet diyebilmek”, yaşamın her koşulda, hatta en kötü koşullar altında bile potansiyel olarak var olduğunu varsaymaktır. Optimist (iyimser) düşünce; kişiye, değişme ve kendini iyiye dönüştürme fırsatı sağlar. İnsanın olumsuz, negatif olana karşı geliştirdiği iyimser tavır zorluklarla daha kolay savaşabilmesine olanak tanır. Bu bölümde beni en çok etkileyen şey Freud ve kendi bakış açısını karşılaştırmasıdır. Yazar, Sigmund Freud’un insanları açlığa terk ettiğinizde hepsinin farklarının kaybolacağının ve açlık güdüsüne karşı hepsinin aynı davranacağını savunmasını eleştirmiştir. Çünkü toplama kampında böyle olmamıştır, o en acımasız şartlarda bile onurlu ve onurlu olmayan insanlar hemen fark edilebilmiştir. Yani, koşullar ne olursa olsun ortaya her zaman tek tip insan çıkmaz… 

İnsan kalanlar vardır ve insanlıktan çıkanlar vardır.


Kitapsız kalmayın :)

Devamını Oku

BUGÜN NE ÖĞRENDİM? #14

Danimarka’da İnsan Kütüphanesi (Human Library) adında bir kütüphane kurulmuş. Bu kütüphanenin diğerlerinden farkı, hikâyesini okumak için kütüphaneden bir kitabı değil, gerçek yaşam tecrübelerine sahip bir insanı ödünç alıyor olmanızmış. Yarım saat boyunca, bir politikacı, bir şizofren, bir din adamı, bir köpek bakıcısı, bir evsiz vb. ile bir masada karşılıklı oturuyor, onun hikâyesini dinliyor, hayatına dokunuyor ve hiçbir toplumsal baskı hissetmeden, cahil, ön yargılı ya da aptal görünmekten korkmadan ona sorular sorabiliyorsunuz. Böylece kendi hayatınızdan çok farklı hayatlar yaşayan insanlar ile bir bağ kurup empati yapma imkanı buluyorsunuz. 





Olağanüstü fikir, 2000 yılında Danimarka’da gerginliklerin yol açtığı gençlik şiddetini azaltmak amacı ile geliştirilmiş. Daha sonra bireyler arasındaki anlayış ve empatiyi geliştiren uluslararası bir proje haline gelmiş. Kendilerini dünya çapında bir sosyal değişim hareketi olarak tanımlıyorlar, sloganları ise “Kitabı kapağına göre değerlendirmeyin”.  




1961 yılında yayınlanan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” adlı romanında, insanın gerçek öğrenmesinin ancak ve ancak başka bir insanla gireceği iletişimle mümkün olabileceğini savunmuştur. Tanpınar yaşasaydı, insan kütüphanesi projesini duyduğunda, bunu 40 yıl önce düşünmüş olduğunu söyler miydi bilemiyorum tabii :)




Not: Bana böyle fikirlerle gel insanlık :)
Devamını Oku

30 Temmuz 2018 Pazartesi

KİTAP HIRSIZI (THE BOOK THIEF) - MARKUS ZUSAK

Biri kitap hırsızıydı.
Diğeri gökyüzünü çalmıştı...





10 yaşında Himmel Sokağına taşınan bir kızın öyküsü. Kız, okuma yazma bilmediği için sürekli aşağılanıyor ve zaman içerisinde kelimelerin gücünü keşfediyor. Böylelikle onun için çok şey değişmeye başlıyor. Kelimeleri hem çok seviyor hem de onlardan bir o kadar nefret ediyor... 


Dönem olarak Nazi Almanyası'nın hükmettiği zamanlar. Hitlerin acımasızlığını, yahudi düşmanlığını ve kendi halkına bile olan nefretini görüyorsunuz. Yahudi kelimesi sizin için hiçbir şey anlam ifade etmezken Liesel'in, Rudy'den sonraki en yakın dostunun yahudi olması ile bakış açınız değişmeye başlıyor… Hem o dönemde olup onlara bir el uzatmak istiyorsunuz hem de orada olmadığınız için şükrediyorsunuz. Toplama kamplarının acınası durumunu, kuru ekmeği bulmanın mutluluğunu, atılan bombaların hüznünü iliklerinize kadar hissediyorsunuz. 


Hikaye, Ölüm'ün anlatması ile başlıyor ve ara sıra anlatıcı değişiyor. Romanda Max'ın, Liesel için hazırladığı hikâyeler kitabı daha da güzelleştiriyor. Ve kaçınılmaz son olarak Ölüm herkesin ruhunu kucağında taşıyor. Kahramanımızın en sevdiği şey hırsızlık yapmak, özellikle kitap çalmak. Aslında tesadüfen başlayan bir olay bu. Ortada bir kitap var ve sahibi yok, kitapta da sizi ona çeken bir şey var. Böyle düşününce, bu ne kadar hırsızlık olur bilemiyorum…




Kitabın amacı dram yapmak değil. Gerçekçilik hâkim. Yani sizi o dönemlere götürmek ve ölümün gözünden o zamanları anlatmayı hedefliyor. O yüzden ölen karakterlerin öleceği önceden belirtiliyor ya da ölmeyecek olanın. Bana kalırsa bu çok hüzünlüydü. Bir karakterin öleceğini öğrenince o karakter, hayatta olduğu o bölümlerde birer hayalete dönüşüyor. Ve o küçük hayaletin küçük mutlulukları ve büyük dertleri kalbinizde sızılar bırakıyor.


Kitapta gereksiz yorumlar ve propagandalar yok. Gereksiz yergi ve övgü de yok. Ayrıca II. Dünya Savaşı üzerine yapılan klasik iki yüzlülüklerden olan, Hitler'in tek diktatörmüş gibi gösterilip, Stalin’in yok sayılması durumu da yok. Stalin'in eleştirilmesi gayet objektif bir bakış açısı. 


Ölüm'ün anlatıcı olma fikri gerçekten vurucuydu. Onun gözünden olaylara bakmak farklı hissettirdi. Savaşı iliğime kadar hissettiğim bu kitapta ölümü de ensemde hissettim. Gayet samimi bir üslupla yazılmış ama benim en çok hoşuma giden şiirsel satır araları ve anlatıcısı… 

Usta bir yazardan ustalık ürünü bir eser…


Kitap kokusuyla kalın. :) 

Devamını Oku

28 Temmuz 2018 Cumartesi

GAZAP ÜZÜMLERİ (THE GRAPES OF WRATH) - JOHN STEINBECK

John Steinbeck’in tartışmasız en büyük eseri olan ve ona Pulitzer ödülünü kazandıran Gazap Üzümleri, 1939’da ilk kez yayınlandığında şok etkisi yaratmış ve büyük tartışmalara yol açmıştır. Romanda, tüm dünyayı sarsan “Büyük Buhran” döneminde bir yandan tarımın kapitalistleşmesi diğer yandan ekonomik krizler nedeniyle gittikçe yoksullaşan ve mülksüzleşen kalabalıkların, her şeye rağmen onurlu bir biçimde ayakta kalma destanı anlatılıyor dersem abartı olmaz.


Büyük zorluklara, sıkıntılara rağmen hayat her zaman akar. Yaşam; acılar, hüzünler içinde de olsak devam eder. Ölüm, doğum, hastalık, sevinç, üzüntü, endişe hep vardır ve bunları önlemenin yolu yoktur. Yani eğer vakti gelmişse yaşanır…




Hızlı bir sanayileşme süreci sonrasında toprağa bağlı yaşamaya alışmış işçi aileleri, açlık, sefalet ve zorbalık yüzünden yurtlarını terk edip yollara düşmek zorunda kalır. Steinbeck, bu işçi ailelerinden Joad ailesinin hikâyesini anlatır.


Joad’lar kiracı oldukları topraktan çıkmak zorunda kalırlar. Onları evlerinden çıkaran toprak sahipleri ise asıl suçlunun banka olduğunu söyler. Banka bir canavardır onlara göre:

“Üzgünüz. Biz de istemiyoruz. Canavar istiyor. Banka insan değildir.
-Evet, ama banka insanlardan oluşur. “


Bir ümitle batıya doğru, iş bulabilecekleri bir yere giderek çalışmak isterler. Amaçları geniş bir aile olarak hep beraber çalışmak, bir miktar para kazanmak ve toprak alıp geçimlerini sağlayabilmektir. Böylece bu büyük yolculuk başlar.

“Burada çok kötü günler geçirdik. Orada her şey bambaşka olacak... Birincisi, herkese iş var, sonra ortalık yemyeşil, portakal ağaçlarının ortasında evler bembeyaz.” 


Yolda zorluklarla karşılaşacaklarının farkında oldukları kadar başka seçeneklerinin olmadığının da farkındadırlar. Evleri yıkılmış ve ekip biçecekleri bir tarlaları kalmamıştır. Fakat yine de bu yolculuğun ailenin en zor günlerinin başlangıcı olduğunu tahmin edememişlerdir.


İlk büyük hüznü büyükbabanın yolda ölmesiyle yaşarlar. Sonrasında büyükanne ölür. Anne Joad aileyi uzun süre birlikte tutmak için çabalar. Ancak ayrılmalar, çekip gitmeler başlar. En sonunda kitabın ana karakteri olan oğlu Tom Joad’u da kendisi göndermek zorunda kalır.


Bütün bunlar aynı zamanda insanları da değiştiriyor. Tom da bunu fark edince annesine şöyle diyor:

“Anne sen eskiden böyle değildin.
-Hiç evimden kovulmamıştım ki, ailem hiç yollara düşmemişti ki, daha önce eşyalarımı, her şeyimi satmamıştım ki. İşte şimdi hepsi başıma geldi. “


Ailenin yaşadığı açlık, yolda Kaliforniya’ya ulaşmak için harcadığı çaba, çocukların hastalanması, aile bireylerinin sıkıntıları gibi bir çok olay okurda ister istemez bir empati duygusu yaratıyor.


Joad ailesi gördükleri bir ilan nedeniyle Kaliforniya’ya giderler. İlanda dolgun ücret ve çok işçi aranıyor yazılıdır. Ancak yoldayken ne ile karşılaşacaklarının ilk uyarılarını alırlar. Yine de ellerinde kalan tek şeye, yani umutlarına tutunarak yola devam ederler. 

“Bu ilanı bastıran adamı görünceye dek hiçbir anlamı yok elbet. Onu ya da adamlarını göreceksin. Siz ve sizin gibi elli aile yakında bir yerde kamp kuracaksınız. O da gelip yiyecek bir lokma ekmeğiniz kalıp kalmadığını anlamak için çadırlarınıza bakacak. Eğer yoksa, o zaman iş istiyor musun?' diye soracak. Sen de, 'Elbette istiyorum efendim. Bana bir iş verirseniz size müteşekkir olacağım,' diyeceksin. O da, 'Sen işime yararsın,' diyecek. 'Ne zaman başlarım?' diye soracaksın. O da sana hangi saatte nereye gideceğini söyleyecek, sonra da çekip gidecek. Ona iki yüz kişi gerekliyse, beş yüz kişiyle konuşacak, onlar da başkalarına haber verecek, sonunda sana söylenen yere gittiğinde bir bakacaksın ki, bin kişi toplanmış. Oradaki adam, 'Saat başına yirmi sent veriyorum,' diyecek. Belki gelenlerin yarısı dağılacak. Ama aç olduğu için para değil bir somun ekmek karşılığında çalışmaya razı olan beş yüz kişi orada kalmış olacak. Böylece onlarla şeftali ya da pamuk toplamaları için sözleşme yapılacak. Anlıyor musun? Ne kadar çok adam toplarlarsa ve topladıkları insanlar ne kadar aç olursa, o kadar az ücret verirler. Elinden gelirse, çocuklu olanları işe alır, çünkü... neyse, boş ver, moralini bozmak istemediğimi söylemiştim." 


Yolun sonunda ise ancak sadece karın tokluğuna çalışabilecekleri şirketler ve çiftliklerle karşılaşırlar. İş yoktur, olanlarsa mevsimliktir. Sadece bir kaç günlük yiyeceklerine yetecek kadar para kazanırlar. Bazı yerlerde ise eğer çok işçi gelirse vaat edilen ücret düşürülür ancak yarısı ödenir. Gelenlerin buna bile muhtaç olduklarını bilirler. Ancak eğer birisi hakkını aramaya, daha iyi koşullar ve söz verilen ücreti isterse hemen “kızıl” olmakla, kışkırtıcılık yapmakla suçlanır ve polisler onu içeri atar. Korktukları tek bir şey var:

“Tek bir şeyden korkuyorlardı: Üç yüz bin kişi, tek bir önder altında yürürse her şey biterdi. Aç ve yoksul üç yüz bin kişi; öz bilinçlerine varırsa, tüm topraklar onların olur, hiçbir silah onları durduramazdı. Ve elde ettikleri mülkiyetlerin sonucunda insanlık dışı yaratıklara dönen büyük toprak sahipleri, sonlarına doğru koşuyorlar, uzun dönemde kendilerini mahvedecek her aracı kullanıyorlardı. Her şiddet gösterisi, Hooverville'e yapılan her baskın, sefalet içindeki kampta kasıla kasıla yürüyen her polis, o günü birazcık olsun uzaklaştırıyor ama kaçınılmazlığını daha da kesinleştiriyordu.” 


Binlerce kişi açlıktan ölürken, çiftlik ve tarla sahibi olan zorbalar ürünlerinin ücreti düşük olduğu için onları ya atıyor ya da yakıyordu.

“Kamyon dolusu portakallar yere boşaltılıyor. Meyve almak için kilometrelerce uzaktan insanlar geliyor ama olacak şey değil bu. Gidip yerden portakal toplamak varken, neden kilosuna yirmi sent versinler? Ve çiftçiler, portakalların üstüne benzin döküp yakıyorlar, işlenen suça ve meyve almaya gelen insanlara kızıyorlar. Bir milyon insan aç, bir milyon insan meyveye muhtaç ama sapsarı portakal yığınlarının üstüne benzin dökülüyor. Tüm bölgeyi çöp kokusu kaplıyor. 
Gemilerde yakıt yerine kahve yakın. Isınmak için mısır yakın, çok iyi ısıtıyor. Patatesleri ırmağa dökün ve aç insanlar onları sudan çıkartmasın diye ırmak kıyısına muhafızlar dikin. Domuzları öldürüp gömün, bırakın leş gibi koksun ortalık.
Ve besin yetersizliğinden ölen çocukların ölmeleri gerek, çünkü portakaldan yeterince kar edilmiyor. Defin memurlarının kağıtları şöyle imzalamaları gerekiyor: Besin yetersizliğinden ölmüştür. Çünkü yiyeceklerin çürümesi gerekli, bu işin yapılması zorunlu.
İnsanlar, ırmaktan ağlarla patates toplamak istiyor, muhafızlar onları engelliyor. Külüstürleriyle yerlere atılan portakalları almaya geliyor ama meyvelerin üstüne gaz dökülüyor. Ve çekilip bir kıyıda duruyor, çukurda öldürülen domuzların çığlıklarını dinliyor, sonra çukurların dolduruluşunu, portakal yığınlarının kül oluşunu izliyorlar. Aç insanların bakışlarına giderek artan bir öfke yerleşiyor. Gazap üzümleri insanların ruhlarında olgunlaşıyor, bağbozumu yaklaşıyor...  “




Her dönemin bir değil çok sayıda Joad ailesi var. Daha iyi bir yaşam, daha iyi şartlar, daha iyi bir eğitim vs. için yollara düşen... Bu ümide yolculuklar hep vardı ve hep var olacaktır.


Kitabı okurken kendinizi o ailenin bir ferdi olarak hissetmemeniz imkânsız diyebilirim. Onlarla birlikte yolculuk ediyor, korkuyor, üzülüyor ve o açlığı midenizde hissediyorsunuz. Ezilmenin, çaresizliğin, direnişin, birlik olmanın hikâyesi... Hüznün, öfkenin, sefaletin, açlığın romanı... İçinizde incecik bir sızı ve biraz da utanç bırakıyor. Joad ailesinin tuzsuz  çorbalarını, sabunsuz duşlarını, tek öğünlük beslenmelerini okudukça; birbirinden leziz yemeklerle kurduğunuz sofralarınızdan, çeşit çeşit baharatlarla tatlandırdığınız çorbalarınızdan, mis kokulu sabunlarla aldığınız duşlardan utanç duymaya başlıyorsunuz. İnanın bana ne demek istediğimi bu romanı okuduğunuzda daha iyi anlayacaksınız.


Betimlemeler şahaneydi. Sanırım Steinbeck’i Steinbeck yapan en büyük özelliği betimlemelerinin ustaca olmasından kaynaklanıyor. Kitabın sayfa sayısının fazla olması sizi korkutmasın. Müthiş derecede sürükleyici. Okuyanın asla pişman olmayacağını düşündüğüm bu kitaba on üzerinden yüz veriyorum.


"Ve nerede birileri özgür olmak için mücadele ediyorsa, onların gözüne bak anne, beni göreceksin."

Devamını Oku

21 Temmuz 2018 Cumartesi

ÇÖPLÜK KRALI (GARBAGE KING) - ELIZABETH LAIRD

Etiyopya’nın başkenti, Addis Ababa. Kentin iki yüzü; kaybolmuşların gölgelere saklandığı sokaklar ve zenginlerin şatafatlı ışıklarla donatılmış villaları. Mamo ve Dani. İki çocuk. Kendilerini aniden yurtsuzluğun, kimsesizliğin, yalnızlığın, korku ve çaresizliğin içinde bulan iki çocuk. İki kaçak. Yüzlerine kapanan kapılar, kaçtıkları yere dönmekse olanaksız.


Sokaklar… Kimsesizliğin o sert yüzü. Artık Mamo ve Dani için yalnızca sokaklar var. Biri kaçırılıp satıldığı çiftçinin elinden firar ederek atıyor kendini başkentin sokaklarına, diğeri ise villasının kapısından korku içinde usulca süzülerek bırakıyor kendini acımasız bir savaşın tam ortasına.




“Sanki ayaklarının dibinde derin bir çukur açılmıştı, insanın düşmekten ödünün kopacağı ama içine yuvarlanmanın çok kolay olduğu bir çukur.”

Elizabeth Laird’ın Çöplük Kralı adlı romanı, Etiyopya’daki sokak çocuklarının gerçek öyküsünden yola çıkarak yazılmış. Aslında iki çocuğun mücadelesi üzerinden bir çok şey anlatmayı başarabilen bir kitap. Dokunaklı bir dili olsa da her cümlenin altından cesaret çıktığını hissediyorsunuz.

Mamo ve Dani sokaklarda hızla büyür. Olgunlaşır. Kişilikleri ağırlık ve bütünlük kazanır. Zira sokaklar hep çabuk büyütür. Laird, bir yandan Etiyopya’yı, sokakları ve çaresizliği anlatırken diğer bir yandan umudu yakamızdan hiç düşürmüyor. Direnmeyi, ayakta kalmayı, savaşmayı ve birlik olmayı anlatıyor. Çöplük Kralı olmanın bile insanı mutlu edebileceğini aşılıyor. Saçma tesellilerle bizi kandırmak yerine, her ne olursa olsun, tüm olanlara ve olabileceklere rağmen asıl güç, yaşamın ta kendisidir diyor bir nevi. Uzanacak bir dosta sahip olmanın eşsiz neşesiyle etrafımızı sarıyor, insanın en olanaksız anda bile kendine yeni bir seçenek yaratabilme gücü ile umut veriyor. İnsanların en korkunç yanlarını anlatırken, aynı zamanda yüzlerimizde kendine yer edinen gülümsemelerden, susturulamayan sevinçlerden söz etmeyi asla bırakmıyor.

Beyaz Balina Yayınlarından çıkan ve Zarife Biliz’in imzasını taşıyan Çöplük Kralı’nın çevirisi çok profesyonel. Editörel çalışma titizlikle yapılmış. Sayfa düzeni temiz, okunaklı. Kapağı ise,  “Az çoktur aslında “ fikrinden yola çıkılmış gibi sade fakat etkili ve özgün bir tasarıma sahip.


Kitap kokusuyla kalın…




Devamını Oku