avustralya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
avustralya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ekim 2018 Salı

GLITCH

Mezarlarından dirilen bir grup insanın kendilerini hayata döndüren gücün ardındaki gizemi ve yitirdikleri geçmişlerini aradıkları bir Avustralya dizisidir Glitch.





Avustralya'nın Yoorana isimli küçük bir kasabasında polis olarak çalışan James'in (ben kendisine bay üst dudaksız diyorum ki izleyince sizde göreceksiniz, o üst dudak yok) bir gece vakti telefonun çalmasıyla başlar dizi. 


-Altı "ölü" mezarlarından çıkmıştır.


Yeni doğmuş birer bebek misali tedirgin ve korkak bu insanları bir baba şefkatiyle toplayan James, onları hayli sıkıcı ve ruhsuz bir insana benzeyen doktor mimiksiz Elishia ile birlikte sağlık ocağına götürür. İki ile iki yüz yıl arasında değişen zamanlarda ölmüş ve sonrasında dirilmiş bu insanlar topraktan temsili bir doğum anı gibi çıkmışlardır ve yapılan ilk testlere göre de nur topu gibi sağlıklıdırlar.




Ancak belirli bir coğrafi sınırı aşarlarsa bir anda pufff şeklinde toza dönüşüp bir kere daha ölmektedirler. Hal böyle gizemli olunca Elishia ve James, sorularına cevap bulana kadar bu altı kişiyi güvenli bir yere saklamaya karar verirler.


Hafızalarınızı biraz zorlarsanız, bir zamanlar ölmüş bir grup insanın kendi ölümlerinden habersiz bir şekilde dirilip kasabalarına geri dönmeleriyle başlayan ve şaibeli olaylarla devam eden Les Revenants isimli çok güzel bir dizi vardı. The Returned adıyla ABD versiyonu da yayınlanmıştı diye hatırlıyorum. Glitch dizisi de bende Les Revenants havası yarattı bundan mütevellit. En belirgin farkları ise Glitch’in çok hızlı bir başlangıç yapıp hemen akabindeki bölümlerde aynı sürükleyiciliği gösteremeden gereğinden çok yavaş hatta çok çok yavaş bir ivmede seyretmesi.




Neden ve nasıl dirildiklerine dair en ufak bir bilgileri dahi olmayan şaşkın Yoorana'lılar aynı şekilde geçmişlerini de hatırlamamaktadır. Hatıralarını, dizide açıklandığı üzere "tersine Alzheimer" usulüyle, zamanla yeniden kazanmaya başlarlar. Bu insanların arasındaki bir kadın, kendisini hemen hatırlayamasa da James onu hemen tanır. Zira bu kadın, James'in iki yıl önce meme kanseri nedeniyle hayatını yitiren karısı Kate'dir.


Ölümünün acısını ve travmasını hâlâ atlamadığı büyük aşkı Kate'i yeniden karşısında gören James’in ruh halini size anlatmama gerek yok, empati kurmanız yeterli olacaktır fikrimce dediğim noktada James’in, Kate’in ölümü sonrasında, Kate’in en yakın arkadaşı Sarah ile evlendiğini göreceksiniz. Bu üçlü arasındaki gerilim ve dram bir bilimkurgu dizisi için fazla gereksiz geldi bana. İlk bölümünde "Bu insanlar arasında nasıl bir bağ var" diye düşünüp kafa patlatırken, birkaç bölüm sonra "Kate ölmüş evet ama Sarah da kadının kırkı çıkmadan adamla evlenmiş" diye hayıflanırken buluyorsunuz kendinizi.  Ama bana bunu yaşatan bilimkurgu da yerin dibine batsın. (Diğer karakterler hakkında size bilgi vermek istesem de kendimi tutup lanet çenemi açmayacağım. :) )




Her biri altı bölümden iki sezon yani toplam on iki bölümde dizideki tüm dram genel anlamda çözülüyor. Olayların bilimkurgu tarafındaysa durum biraz farklı. Farklı diyorum çünkü, zaten henüz cevaplanmamış sorular var ve bu da yetmezmiş gibi her bölüm üzerine yeni sorular ekleniyor.  Ve belki de o yeni sorular da cevaplanmadan yine yeni sorular eklenecek çünkü dizi 3.sezon onayını aldı.


Bir diziyi izlenilebilir kılan ne? Mesela Lost. Gayet sürükleyici bir kurguyla başlamıştı, çoğumuzda da fazladan beyin aktivitesi yaratmıştı fakat o berbat finalde neyin nesiydi öyle? Bir dizinin, tüm gizemini hızlandırılmış çekim gibi son bölüme saklaması ve ondan önceki bilmem kaç bölümün boş ve saçmalık derecesinde yavaş geçmesi affedilir mi?... gibi sorularda yarattı bu dizi beynimde…


Toparlayacak olursam; Glitch izlerken ve izledikten sonra farklı duygular uyandırabilen bir dizi. Fakat bu bir başarı mı tam olarak bilemiyorum. Bildiğim asıl şey, Glitch'in vadettiğini veremediği. Devasa beyin fırtınaları yaşayacakmışsınız gibi hissettirip, sizi anlık ve küçük şaşkınlıklara mahkûm etmesi… Sanki biraz daha düşünülüp, daha iyi kurgulansaydı ve bu kadar açık uç bırakılmasaydı olabilirdi. Fakat şu haliyle tam olarak; fırından kabarmadan çıkarılan bir keke benziyor.


Not: 3.sezon belki de bu dediklerimi yutarım. Dilerim ki yutarım. Çünkü on iki bölüm izleyene kadar en az 6 yazı daha yazardım :)





Devamını Oku

30 Temmuz 2018 Pazartesi

AKILLI GÖRÜNMENİN YOLU MEĞER SAĞ YANAKMIŞ (!)

Hollanda’daki Leiden Üniversitesi, profesör portrelerinden oluşan büyük bir koleksiyona sahipmiş. Bu portrelerin birçoğu, bir yanağın diğerinden daha önde durduğu  “dörtte üç “ portrelermiş. Leiden’ deki Hollandalı davranış biyoloğu Carel ten Cate dört yüzyıl boyunca poz veren profesörleri incelemiş ve bir kalıp keşfetmiş.




Bilimcilerin çoğu izleyiciye sağ yanaklarını dönmüş ama neden? Cate araştırması esnasında Avustralya’da yapılmış ilginç bir deneyi fark etmiş. Deneyde, fotoğrafları çekilmeden önce deneklere ya aileleri ya da Avustralya Ulusal Bilim Akademisi için poz verdikleri söylenmiş. Akrabalarına poz verirken katılımcılar bilinçsizce fotoğraf makinesine sol yanaklarını dönmeyi tercih ederken, bilimsel topluluk için poz verenler ise daha çok sağ yanaklarını göstermeyi tercih etmiş. Bunun açıklaması ise tamamen beynimizde yatıyormuş. Duygularımızın birçoğu beynimizin sağ bölümünde işleme tabi tutuluyormuş. Bu bölüm yüzümüzün sol tarafını kontrol ettiği için biraz sol yanak göstermek duyguları ifade etmek için en iyisiymiş. Yüzün sağ tarafını kontrol eden beynin sol bölümü ise çözümleme konusunda iyiymiş. Sonuçta başımızı hafifçe çevirerek duygusal veya çözümleyici tarafımızı vurgulayabiliyormuşuz. 


İnsanlara sağ yanağımızı döndüğümüzde gerçekten de daha mı akıllı görünüyoruz peki? Cate tüm bu bilgiler ışığında; 80’den fazla gönüllüden, çok sayıda portre fotoğrafa not vermelerini istemiş. Katılımcılar fotoğraflardaki insanların ne kadar bilimsel göründüğünü, 1 ile 6 arasında not vererek değerlendirmiş. Verilen cevapları analiz ettiğinde ise şu sonuca ulaşmış:

Evet, insanlara sağ yanağımızı döndüğümüzde daha akıllı görünüyormuşuz !


Sağ sol fark etmez, akıllı olmayanı hayat affetmez bence :)

Devamını Oku

28 Temmuz 2018 Cumartesi

FOTOĞRAF ÇEKİLİRKEN HESAP MAKİNESİ KULLANMAK

Evettt, yine herkesin muhteşem sizinse gözlerinizin kapalı çıktığı bir aile fotoğrafıyla karşı karşıya kaldıysanız, Avustralyalı fizikçi Piers Barnes’ın hesaplarından hiç haberiniz yok demektir. Tamam, tamam panik yok. Şimdi anlatıyorum.




Barnes yaptığı araştırmalar sonucunda, herkesin gözlerinin açık çıktığından yüzde 99 emin olmak için kaç kez fotoğraf çekmeniz gerektiğini hesaplayan bir formül geliştirilmiş. Bu yüzden ilk önce insanların fotoğrafları çekilirken ne sıklıkta göz kırptıklarını tespit etmiş: yaklaşık olarak dakikada on kez. Daha sonra her göz kırpmanın çeyrek saniye sürdüğünü bulup, iyi ışıklandırmalı bir mekânda fotoğraf çekmek için 8 milisaniye gerektiğini varsaymış. Bu istatistikleri kullanarak, katlanarak yükselen bir eğriye ulaşmış. Olayın çok karmaşık göründüğünü fark etmiş olacak ki biz normal zekâ düzeyli insanlar için durumu daha basite indirgemiş. Eğer ışık iyiyse gruptaki kişi sayısını üçe, yok eğer ışık fena halde kötüyse ikiye bölmek suretiyle çekmemiz gereken fotoğraf sayısını buluyormuşuz. Yani, güneşli bir günde piknik alanında 11 kişilik bir aile pozu veriyorsak en az 4 kez, aynı grupla loş bir restoranda poz veriyorsak en az 6 kez fotoğraf çekmeliymişiz. Bu arada grup en fazla 20 kişi olabilir çünkü Barnes ancak bu kadarına izin veriyor.


Bir fotoğraf çekileceğiz onunda altından havuz problemi çıkarttın ya Barnes, bu da senin ayıbın olsun :)

Devamını Oku